İçinde yaşadığımız çağ, bilgiye erişimin en kolay olduğu dönemdir. Ancak bilgiye erişimin artması, bilincin derinleştiği anlamına gelmemektedir. Dijital teknolojiler; iletişimi hızlandırmış, görünürlüğü artırmış ve mahremiyet sınırlarını belirsizleştirmiştir. Mikrofonla yazdırılan mesajlar, sosyal medya üzerinden kurulan ani yakınlıklar ve televizyon ekranlarında kamusallaştırılan özel hayatlar, modern bireyin ilişki kurma biçimini kökten dönüştürmüştür.
Bugün “tanımadan bağlanma”, “görmeden inanma” ve “ekran üzerinden aidiyet geliştirme” olağanlaşmıştır. Dijital temas, duygusal bağın yerini almakta; hız, derinliğin önüne geçmektedir. Bu durum yalnızca bireysel ilişkileri değil, aile kurumunu, çocukların güven duygusunu ve toplumsal değer sistemini de etkilemektedir.
Bazı gündüz kuşağı televizyon programlarında bireysel dramların kamusal gösteriye dönüştürülmesi, özel hayatın reyting ekonomisinin bir parçası hâline gelmesi; kültürel bir kırılmanın göstergesidir. İlişkiler bir mahremiyet alanı olmaktan çıkarak performatif bir görünürlüğe dönüşmektedir. Bu dönüşüm, bireyin özel alanını kamusal onaya bağımlı hâle getirmektedir.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı bu zemini anlamak açısından açıklayıcıdır. Bauman şöyle der:
“Modern çağda ilişkiler, kalıcılık vaadi değil; geçicilik konforu üzerine kuruludur.”
Akışkan modernitede bağlanmak risklidir; vazgeçmek ise kolaydır. Sadakat emek gerektirir; dijital flört hız sunar. Sorumluluk ağırdır; görünürlük hafif ve caziptir. Bu nedenle ilişkiler, dayanıklılık üzerinden değil; tüketilebilirlik üzerinden kurulmaktadır.
Ancak bu tabloyu yalnızca ahlaki bir çözülme olarak okumak eksik olacaktır. Meselenin daha derin bir boyutu, eleştirel düşüncenin zayıflamasıdır. Bilgiye erişim artarken, bilgiyi süzme kapasitesi aynı oranda gelişmemiştir. Yalnızlık, değersizlik ve aidiyet ihtiyacı taşıyan bireyler; manipülasyona daha açık hâle gelmektedir. Duygusal boşluklar, hızlı romantik söylemlerle doldurulmaktadır.
Burada eleştirilmesi gereken bir inanç biçimi, bir kıyafet tercihi ya da belirli bir sosyo-kültürel kesim değildir. Cehalet tek tip değildir. Kör bağlılık her yerde ortaya çıkabilir. Başörtüsünün arkasında da olabilir; açık saçık giyimin arkasında da. Kravatın altında da olabilir, gündelik kıyafetin içinde de. Sorun görünüm değil; düşünme kapasitesidir. Sorun, sorgulamadan kabullenme eğilimidir.
Pierre Bourdieu’nün vurguladığı gibi:
“Toplumsal düzen, yalnızca zorla değil; insanların onu doğal kabul etmesiyle sürer.”
Eğer birey içinde bulunduğu kültürel yapıyı sorgulamıyorsa, manipülasyon sıradanlaşır. Eğer toplum görünürlüğü değerle karıştırıyorsa, teşhir kültürü meşrulaşır. Eğer hız derinliğin önüne geçerse, ilişkiler yüzeyselleşir ve kırılganlaşır.
Bu dönüşüm, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz; yapısal bir modernleşme sürecinin sonucudur. Ulrich Beck’in “risk toplumu” yaklaşımı, modern bireyin geleneksel referans çerçevelerinden koparak belirsizlik ortamında karar verdiğini ortaya koyar. Bu belirsizlik bir özgürlük alanı üretirken aynı zamanda psikolojik kırılganlık da üretmektedir.
Benzer biçimde Emile Durkheim’ın “anomi” kavramı, normların zayıfladığı ve sınırların belirsizleştiği toplumlarda bireyin yönsüzleşeceğini ifade eder. Günümüzde dijitalleşmenin hızlandırdığı kültürel dönüşüm, normatif belirsizliği artırmakta; bağlanma, sadakat ve sorumluluk gibi kavramları yeniden tanımlamaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca bireylerin “zayıf iradesi” değildir. Mesele; hız, tüketim ve görünürlük merkezli kültürel kodların ilişki biçimlerini dönüştürmesidir. Dijital çağda özel alan ile kamusal alan arasındaki sınır silikleşmiş; mahremiyet kamusal onaya bağımlı hâle gelmiştir. Bu zemin, eleştirel düşünce ve duygusal olgunluk gelişmemiş bireyler için yüksek risk üretmektedir.
Toplumsal iyileşme yasaklarla değil, bilinçle mümkündür.
Kültürel restorasyon baskıyla değil, eleştirel eğitimle mümkündür.
Aile kurumunun güçlenmesi nostaljiyle değil, psikososyal farkındalıkla mümkündür.
Sorulması gereken soru şudur:
Modern birey teknolojik olarak mı güçlenmiştir,
yoksa psikolojik olarak mı kırılganlaşmıştır?
Bu soruya verilecek dürüst cevap, yalnızca bireysel ilişkilerin değil; toplumun geleceğinin de yönünü belirleyecektir.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER