Modern toplumun en görünmez ama en derin krizlerinden biri, otoritenin zayıflaması ve saygı duygusunun giderek aşınmasıdır. Bugün ailede, okulda, kurumlarda ve hatta devlet-toplum ilişkilerinde bile hissedilen bir güven ve otorite boşluğu vardır. Kurallar hâlâ vardır, unvanlar hâlâ vardır, makamlar hâlâ vardır; fakat bu yapıların arkasındaki meşruiyet duygusu eski gücünü kaybetmiştir.
İnsanlar artık sadece yönetilmeye değil, ikna edilmeye ihtiyaç duymaktadır. Ancak ikna edemeyen otorite, zamanla otorite olmaktan çıkar.
Sosyolojinin kurucu isimlerinden Émile Durkheim, toplumun ayakta kalabilmesi için ortak değerler, normlar ve otorite yapıları gerektiğini vurgular.
Ona göre toplum, yalnızca bireylerin toplamı değildir; bireyleri bir arada tutan görünmez bir düzen vardır. Bu düzen zayıfladığında ortaya çıkan durum ise Durkheim’ın kavramlaştırdığı anomi, yani kuralsızlık halidir. Günümüz toplumunda yaşanan saygı krizi tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. İnsanlar neye saygı duyacağını, kime güveneceğini ve hangi kurala bağlı kalacağını bilememektedir.
Modernleşme süreci ile birlikte gelen bireyselleşme, özgürlük alanını genişletmiş; fakat aynı zamanda otoritenin doğal kabul edilen birçok kaynağını da tartışmalı hale getirmiştir.
Zygmunt Bauman, modern toplumun en belirgin özelliklerinden birinin belirsizlik olduğunu söyler.
Ona göre artık hiçbir rol, hiçbir kurum ve hiçbir ilişki eskisi kadar sağlam değildir. Baba figürü eskisi kadar belirleyici değildir, öğretmen eskisi kadar otorite değildir, yöneticiler eskisi kadar güven vermez, hatta bilgi bile tartışmaya açıktır. Böyle bir ortamda saygı, doğal olarak ortaya çıkan bir duygu olmaktan çıkıp, pazarlık konusu haline gelmiştir.
Otoritenin zayıflaması sadece kuralların gevşemesi anlamına gelmez; aynı zamanda bireyin psikolojik yükünün artması anlamına gelir. Çünkü sınırların olmadığı yerde özgürlük değil, belirsizlik doğar.
Michel Foucault, modern insanın görünürde özgürleştiğini, fakat aslında daha karmaşık kontrol mekanizmaları içinde yaşadığını ifade eder.
Günümüz insanı artık dış otoriteden çok, iç baskılarla yönetilmektedir. Sürekli başarılı olma, sürekli mutlu görünme, sürekli güçlü kalma zorunluluğu, bireyin iç dünyasında yeni bir otorite kurmuştur.
Aile yapısında yaşanan değişim, saygı krizinin en açık görüldüğü alanlardan biridir. Geleneksel toplumda saygı, yaşa ve role bağlı olarak doğal kabul edilirdi. Günümüzde ise saygı, hak edilmesi gereken bir şey olarak görülmektedir. Bu değişim, bir yönüyle demokratikleşmenin sonucu olsa da, diğer yönüyle ilişkilerde sınırların belirsizleşmesine neden olmuştur. Anne-baba ile çocuk, öğretmen ile öğrenci, yönetici ile çalışan arasındaki mesafe ortadan kalktıkça, ilişkiler daha yakın hale gelmiş; fakat aynı zamanda daha kırılgan hale gelmiştir.
Toplumsal saygının azalması, sadece bireysel bir sorun değildir; aynı zamanda kurumsal güven krizidir.
Niklas Luhmann, modern toplumun güven üzerine kurulu olduğunu söyler.
İnsanlar kurumlara güvenmediğinde, sistem işlememeye başlar. Bugün birçok insanın devlete, eğitime, medyaya, hatta bilime karşı bile mesafeli durmasının temelinde bu güven kaybı vardır. Güvenin olmadığı yerde otorite zor kullanmaya başlar; zorun arttığı yerde ise saygı tamamen ortadan kalkar.
Bugün yaşadığımız sorun, otoritenin tamamen ortadan kalkması değildir. Asıl sorun, meşru otoritenin yerini belirsiz güç ilişkilerinin almasıdır. İnsanlar artık kural olduğu için değil, zorunda olduğu için itaat etmektedir.
Oysa gerçek saygı, korkudan değil, anlamdan doğar.
Toplumların sağlıklı kalabilmesi için özgürlük ile otorite arasında bir denge kurulması gerekir. Sınırların tamamen kalktığı bir toplum kaosa sürüklenir; baskının arttığı bir toplum ise içten içe çöker. Bu nedenle modern dünyanın en büyük ihtiyacı, yeni bir otorite anlayışıdır. Güce dayanan değil, güven veren; korkutan değil, ikna eden; baskı kuran değil, anlam üreten bir otorite…
Çünkü saygının kaybolduğu yerde yalnızca düzen bozulmaz,
aynı zamanda insan da yönünü kaybeder.