Mustafa DUMAN


Arap Milliyeyçiliği- Pan-Arabizim ve El Şara.!

@ArapMilliyeyçiliği- @Pan-Arabizim ve @ElŞara.!


Arap milliyetçiliğine son: Nasır’ın hayalinden Suriye harabelerine

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, 11 Kasım’da ABD Başkanı Donald Trump tarafından kabul edildi. Ancak Başkan Trump, bayraklar veya kırmızı halı olmadan, arka kapıdan Beyaz Saray’a girmesini emretti. Eğer biri bu ziyareti geçen yıl öngörseydi, deli olarak kabul edilirdi.

Sadece birkaç gün önce, ABD hükümeti el-Şara’yı uluslararası teröristler listesinden çıkardı. Artık Başkan Trump onu sırtından sıvazlayıp “Genç, yakışıklı adam!” diye övüyor.

Bildiğim kadarıyla, İkinci Dünya Savaşı’na kadar sıradan Amerikan vatandaşları yan kapıdan girebiliyordu ve daha sonra resmi olmayan kişiler öyle yapıyordu; ancak hiçbir zaman bir devlet başkanı girmedi. Bu, Temmuz 1948’de dünya Yahudileri liderlerinin, Amerikan diplomasisinin bilgisi olmadan, Başkan Truman’ı İsrail devletini tanımaya ikna etmek için o kapılardan nasıl girdiklerini hatırlamak için bir fırsattır.

Bu, El-Şara’nın Beyaz Saray’a çatıdan girmiş olması gibiydi; esasen hayat tecrübesi göz önüne alındığında, bunu yapabilirdi. Trump’ın evindeki karşılaşma, El-Kaide liderlerinden biri olduğu dönemde hayal bile edilemeyecek, olağanüstü bir andı.

Nasır’ın Pan-Arabizmi

El-Şara Suriye için tarihte yeni bir sayfa açtı. Çünkü 1940’larda Fransa’dan bağımsızlığını kazandığından beri hiçbir Suriye Cumhurbaşkanı Washington’da görülmemişti.

Ve o bununla övündü: “Son altmış yıldır Suriye dünyanın geri kalanından izole edildi”. Ancak nedenini söylemedi. Son on yılda ülkenin yıkımına şahsen katkıda bulunduğunu itiraf edemedi; ancak Şam’ın yarım yüzyıldır Moskova’ya yöneldiğini söylemek ev sahibini memnun ederdi.

Şimdi El-Şara, Körfez Arap devletlerinin ve Türkiye’nin desteğiyle Suriye’yi Tahran’dan uzaklaştırıyor ki bu, Trump’ın daha da çok tercih ettiği bir durum.

El-Şara Şam’daki başkanlık sarayına girip eski Başkan Beşar Esed gibi giyindiğinde, “Kurt postunu değiştirir ama huyunu değiştirmez” demiştim. Bir yıl sonra, en azından ülkeyi yönetme tarzı açısından, baba Hafız Esed de dahil olmak üzere seleflerinin huyunu da ödünç aldığı söylenebilir.

Başkan Trump, El-Şara’nın nasıl yöneteceğini, özellikle de İsrail Başbakanı Netanyahu’yu pek umursamıyor. Amerikalılar son on yıllarda hep yaptığı gibi, olabildiğince ucuza Suriye’den enerji ve Ortadoğu’da sattıkları silahlar için dolarlar elde etmeyi amaçlıyor. Yani Trump tek atışta iki hedefi birden vuruyor.

El-Şara ile yapılan görüşmelerde yatırımlar, gaz ve harap olmuş Suriye’nin yeniden inşası sık sık gündeme geldi ve İsrail’le uzlaşmayı öngören İbrahim Anlaşmalarına katılım bir koşul olarak belirtildi. Netanyahu’nun amacı, Suriye’yi parçalamak ve diğer Arap komşularıyla yaptığı gibi, art arda hamlelerle ve art arda savaşlarla, onları saldırmazlık paktı imzalamaya ikna etmektir.

O arada güvenlik bahanesiyle, sadece Birleşmiş Milletler’in Filistinliler için öngördüğü toprakları değil, Başkan Trump’ın ilk döneminde ilhakını tanıdığı Suriye’deki Golan’ı da işgal ettiler. Şam’a doğru adım adım ilerleyen İsrail ordusu, bu yıl Suriye topraklarının 40 kilometrekareden fazlasını işgal etti. İsrail’in İHA’ları şimdi, Şam’daki sarayın üzerinde kartallar gibi uçarak yeni sakinini tehdit ediyor.

Bir yıl önce 11 Aralık’ta o saraydan Moskova’ya kaçan Beşar Esed, yalnızca kendi ve babası Hafız’ın yönetimine değil, aynı zamanda modern Arap tarihinin en yıkıcı siyasi ve sosyal hareketine de onursuz bir son verdi.

Baas Partisi, kurucuları Selahaddin Bitar ve Mişel Eflak’ın vurguladığı gibi, Arap Rönesans Partisi idi. Şimdi Baas Partisi’nin tüm izleri Şam’da küle dönüştü, tıpkı 2003’te Saddam Hüseyin’in heykeli devrildiğinde Bağdat’ta yaşandığı gibi.

Böylece, pan-Arabizm ve Arap milliyetçiliği terimleriyle kastedilen şeyin son izinin de ortadan kalktığı söylenebilir. Nasır’ın pan-Arabizmi daha önce gömülmüştü, tıpkı Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi’nin Cemal Nasır’ı taklit etme ve kendilerini Arap dünyasının liderleri ilan etme girişimlerinin daha sonra başarısız olduğu gibi. Otoriterlik açısından Nasır’ı büyük ölçüde geride bıraktılar ve Nasır’ın destekçilerine dahi zulmeden diktatörler oldular. Irak’ta ve Sudan’da güçlenen komünistlere de aynısını yaptılar.

O arada, Arapları ve Arap dünyası dışındaki Müslümanları İslam bayrağı altında birleştirmeyi amaçlayan hareketler ortaya çıktı. Bunlar öncelikle Mısır’daki Müslüman Kardeşler (İhvan) ve Suudi Arabistan’dan yayılan Vehhabilik idi. İlki modern İslami reformist fikirlere ve hareketlere dayanırken, ikincisi İslam dünyasını çoktan kaybolmuş ve geri getirilemez köklerine döndürmeyi amaçlıyordu. Müslüman Kardeşler ve Vehhabiler hâlâ varlığını sürdürüyor ve Türkiye, Balkanlar ile eski Sovyet cumhuriyetlerinden Güneydoğu Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada daha çok takipçi kazanmak için rekabet ediyorlar.

Baas Partisi altmış yıl boyunca iktidarda kaldı. Ama yalnızca Arap bir hareket olması ve Arapları dinden uzaklaştırmayı amaçlaması nedeniyle hızlı bir şekilde ortadan kayboldu. Bir başka neden, Suriye ve Irak’ta iktidara geldikten sonra politik kuramını Avrupa’daki milliyetçi hareketlere bakarak temellendirmesi oldu.

Kurucuları Sorbonne’da eğitim gördü ve Fransız sosyalistleriyle yakınlaştı, ancak daha sonra Alman Nasyonal Sosyalizmi ve İtalyan Faşizmi etkisi altına girdiler. Onların yöntemleri, Baas Partisi Irak ve Suriye’de iktidara geldiğinde başarıyla uygulandı. Baas Partisi, siyasi teori ve pratiğini özellikle Irak’ta Kürtlere karşı, Suriye’de Müslüman Kardeşler’e karşı ve 2011 Arap Baharı’ndan sonra acımasızca sergiledi.

İbrahim M. Abu Rabi, “İbn Sina” Enstitüsü tarafından yayınlanan ve Enes Karić tarafından çevrilen “Modern Arap Tarihinin Oryantalist Yeniden İnşası: Yıkım ve Batılılaşma” adlı kitabında, oryantalist ve tarihçi Hamilton Gibb’in şu görüşünü aktarır: “İslam’ın hayati güçleri, örneğin bir yaşam kuralı ve etik sistem olarak inanç, modern Arap dünyasında keşfedilmeden kalmıştır”. Ancak aynı zamanda şunu da ekliyor: “Arap zihni gerek dış dünyayla gerekse düşünme süreciyle ilgili olarak, somut olayların ayrılması ve birleştirilmesi konusunda güçlü duygularını terk edemez; yani sıklıkla iddia edildiği gibi, bütünü dikkate almaz ve yapısal bir şekilde düşünmez.”

A. H. el-Nadvi, “İslam ve Dünya” adlı kitabında şöyle yazar: “Üçüncü dünyaya ihraç edilen materyalizm, Müslümanları inançlarından ayırma gibi felaket sonuçlar doğurdu. Hatta modern Müslüman toplumlarda Müslümanlar ve paganizm arasında kafa karıştırıcı bir ittifak gözlemlenir.”

İşte bölgemizden bir alıntı. Davorka Matić, Zagreb Sosyoloji Dergisi’nde yayınlanan “Arap Milliyetçiliği: Bir İdeolojinin Yükselişi, Çöküşü ve Sonuçları” adlı makalesinde yazıyor: “Arap milliyetçiliği Ortadoğu siyaset sahnesinden kayboldu ve geriye ne pahasına olursa olsun iktidara tutunmaya kararlı otokratik rejimler bıraktı. Kendi vatandaşlarıyla sürekli savaş halinde olan ve komşu devletlere karşı hegemonik iddialarda bulunan bu baskıcı rejimler, Arap milliyetçiliğinin siyasi mirasıdır. Arap Baharı’nın çöküşüne eşlik eden şiddet ile ardından ortaya çıkan ve Ortadoğu gerçekliğini oluşturan deryanın sorumluluğu büyük ölçüde onlara aittir.”

Arap milliyetçiliği, pan-Arabizm ve bunların İslam ile uyumluluğu veya uyumsuzluğu üzerine çok sayıda akademik ve bilimsel çalışma bulunur. Sadece birkaç cümle alıntıladım; ancak o hareketlerde, bir yandan İngiliz sömürgeciliğini miras alan Amerikan sermayesini ve emperyal müdahalelerini, diğer yandan da 1948’deki ilk Arap-İsrail savaşından beri İsrail yayılmacılığını, ki bunlar bazı durumlarda belirleyici roller yüklenmiştir, çok az kişi dikkate alıyor ve analiz ediyor.

Nitekim, Nasır’ın Arap kitleleri arasındaki kişisel prestiji ve pan-Arabizmi, Arap ülkelerinin Haziran 1967 savaşındaki yenilgisinden sonra tam olarak zemin ve güç kaybetmeye başlamadı mı?

Bu tür soruları sormak ve bu olguları bilimsel, tarihsel ve sosyolojik bir perspektiften yorumlamak benim işim değil; ancak yıllar içinde edindiğim kendi tecrübelerime dayanarak, bunları biraz olsun aydınlatmaya çalışabilirim.

Boşnakça’da Baas veya İngilizce’de -Arapça telaffuza daha yakın- Baath olarak adlandırılan sözcük üzerinden, Arap diriliş hareketinin çöküşüyle ​​ilgili birkaç hatırlatma yapabilirim. Avrupa’da hem Alman Nasyonal Sosyalizmi hem Sovyet Komünizmi’nin dinsiz olduğu bilinen tarihsel gerçektir; bunlara, Arap dünyasına kendini dayatmaya çalışan laik Baath’ı da ekleyebiliriz.

Öğrenci olarak bulunduğum Kahire’de ve daha sonra Bağdat’ta Arap milliyetçiliği hakkında bazı izlenimler edindim. Nasır’ın tüm Arapları kapsamasını istediği milliyetçiliği, o zaman bile bana nafile çaba gibi görünüyordu. Hatta o zamanlar beni en çok ilgilendiren sosyal, kültürel ve dilsel bir bakış açısıyla dahi. Doğru, tüm Araplar bugün hala edebi dilin temel kaynağı olan Kur’an ile birleşmişti; ama günlük hayatta dünyanın değişik yörelerinde, uzun zamandır bağımsız diller haline gelmiş farklı lehçeler kullanıyorlardı.

Öğrenciyken, siyasi pan-Arabizmin tüm dünyayı kapsayabileceğine daha da az inanıyordum. Bağımsız Cezayir’in ilk Cumhurbaşkanı Ben Bella, Fransa’dan kurtuluştan sonra şöyle demişti: “Önce Cezayirli, sonra Afrikalı, sonra Arabız.”

Tam altmış yıl önce Oslobođenje’de çalışmaya başladığımda ilk yorumlarımdan birinde, Şam’daki Baasçı hükümeti “korku iktidarı” diye nitelendirmiştim. Ama baş editör “korku” kelimesini çizdi, bunun mantıklı olmadığını, Suriye’yle iyi ilişkilerimiz olduğunu söyledi.

Haklıydı. Belki Belgrad’daki federal diplomasi bizi eleştirecekti ve Suriye büyükelçiliği muhtemelen protesto edecekti, tıpkı daha sonra Irak büyükelçiliğinin Saddam rejimi hakkındaki yorumlarım nedeniyle müdahale edeceği gibi.

O zamanlar, kendilerini sosyalist olarak adlandıran tüm Arap partileri ve hareketlerini, bizim Yugoslav sosyalizmimiz gibi, ilerici olarak görüyorduk. Ne de olsa Baas Partisi’nin baş sloganı Vahda, Hurriyye, İştirakiyye idi – Birlik, Özgürlük ve Sosyalizm.

O zaman da böyle düşünüyordum, şimdi de. Bunları yazdım, çünkü Baas Partisi’nin Şam’daki darbeden bir ay önce Bağdat’ta neler yaptığını görmüştüm. 8 Şubat 1963’te şafak vakti, Bab Almuzzam’da bir öğrenci yurdundaydım. Hemen yakındaki Savunma Bakanlığı çevresinden yoğun silah sesleri duyduk. Yağan kurşunlardan kaçmak için yere yattık. Kısa süre sonra Baasçıların bakanlığa baskın düzenlediğini, Cumhurbaşkanı Abdülkerim Kasım’ı yatağından kaldırdıklarını ve bir askeri bando eşliğinde bodrum katındaki bir odada yargısız infaz ettiklerini öğrendik.

Öğlen, askerlerin onu bir sandalyeye oturttuğunu, bir askerin düşmesini engellemek için kıllı başını tuttuğunu televizyonda izledik. Sonraki günlerde sokağa çıkma yasağı vardı ve olayları beraber izlemek için Yugoslavya büyükelçiliğine davet edildim. Gelişmeler hakkında sadece Arapça olarak radyodan yapılan anonslardan bir şeyler öğrenebiliyorduk.

Televizyondan, “yeni yönetime karşı çıkan herkes ‘ibadet’ ile karşı karşıya kalacak” açıklamasını duydum. Bunun din veya ibadetle ilgili olmadığını, o sözcüğün ilk harfi “i” gırtlak sesiyle telaffuz edilirse başka bir anlama geleceğini, “tasfiye” hatta “imha” demek olduğunu fark ettiğimde ürperdim. Bunu anlattığımda, etrafımdaki herkes sessizliğe büründü.

O günler ve Amerikalılar 2003’te Saddam Hüseyin’i devirene kadar geçen tüm yıllar böyleydi.

Tam bir ay sonra Baas Partisi Suriye’de de, Irak’ta olduğu gibi, “devrim” adı verdikleri bir darbe gerçekleştirdi. Ancak oradaki Baasçılar kısa süre sonra Saddam’la ters düştü ve Mişel Eflak’ı Bağdat’a sürgün etti. Orada Eflak’la tanıştım.

Ünlü Mısırlı gazeteci Hasan Heykel, Roma’daki büyükelçisinin konutunda, Mussolini’nin konuşmalarının yer aldığı bir kitapta kendisine bir şekilde tanıdık gelen cümlelere rastlar. Daha sonra kontrol ettiğinde, Baas Partisi kurucusunun kitabında neredeyse tamamen aynı cümleleri görür.

Baas Partisi’nin iki ülkedeki liderlerinin birbirlerini gıyaben ölüme mahkum etmesi uzun sürmedi.

Bazı tarihçiler, Saddam’ın Baas Partisi’nin Sünnilere, Suriyelilerin ise Şiiliğin Alevi koluna bağlılığı üzerinden bu ayrılığı açıklar.

Saddam Şiileri zulme uğrattı ve onları Şattülarap yöresinde sulak alanlardaki cennet bahçelerden uzaklaştırdı. Baasçı polis, Ayetullah Humeyni’nin oğlunu Necef’te sürgündeyken öldürdü. Saddam, beş gün önce Başbakan Yardımcısı görevine getirdiği Şii Adnan Hamdani’nin de aralarında bulunduğu ve komplocu olduğu iddia edilen yaklaşık yirmi kişinin idamına bizzat katıldı. Hamdani’yi yakından tanıyordum, iki ülke arasındaki işbirliği komitesinde Irak tarafının başkanı olarak Belgrad ve Saraybosna’ya gelmişti. Ayrıca komşuyduk. Stadyumda şafak vakti infaz edilirken karısının yüzüklerini bile kopardıklarını duydum.

Laik, neredeyse dinsiz bir hareket olmaları nedeniyle, iki Baas partisi arasındaki rekabetin mezhep farklılıklarından çok üstünlük ve iktidar mücadelesi temelli olması daha muhtemeldi.

Saddam ancak Humeyni’nin İslam devrimi İran’da zafer kazandıktan sonra dua etmeye ve milli bayrağa “Allahu Ekber” yazmaya başladı.

Halepçe ve Hama

Peki, Baas döneminde Kürtlere nasıl davranıldığı hakkında ne diyebiliriz?

Kimyasal gaz ile birkaç dakika içinde yaklaşık beş bin kişinin öldüğü Halepçe’yi hatırlamak yeterlidir. Bazıları masada oturmuş yemek yiyordu, diğerleri çocuklarını kucaklıyordu, uçaktan atılan zehirli gazla öldürüldüler.

Hafız Esed’ın Suriye’de yaptıklarının tamamını Bağdat’tan öğrendim, çünkü Şam’dan sadece transit geçiyordum. Onun takıntısı Müslüman Kardeşler idi ve rejimin her muhalifinde onları görüyordu.

1982’de Hama şehrinde yaklaşık sekiz bin kişinin katledilmesi, geçen yüzyıl Ortadoğu’da işlenen en büyük suçlardan biridir.

Aynı yıl Hafız’ın kardeşi ve sağ kolu Rıfat, Beyrut’un çevresindeki tepelerden, Lübnan Falanjistlerinin İsraillilerle işbirliği içinde yaklaşık üç bin kişiyi öldürdüğü Sabra ve Şatila kamplarından yükselen dumanları izledi.

Irak ve Suriye Baas partileri gibi, Falanjistler ve İsrail de sadece kendi politikalarına hizmet eden ve Filistin’in kurtuluşu için çalışan Filistin Kurtuluş Örgütü karşıtı radikal Filistinli grupları kurdu ve destekledi. Sabra ve Şatila’da ise çoğunlukla Arafat’ın Fetih üyeleri vardı.

Arap ülkeleri Filistin hareketine genellikle hep böyle davrandı. Tıpkı bugün olduğu gibi.

Yeni Suriye lideri Ahmed el-Şara’nın Beyaz Saray’a ulaşmasını izlediğimde, Arap ittifaklarının ve anlaşmazlıklarının yaşandığı geçmiş yılları hatırladım. Artık Arap milliyetçiliği veya sosyalizmi yok.

Ancak El-Şara gibi insanların ülkelerine ve Arap dünyasına ne gibi iyilikler getirebileceğini kim bilebilir ki?