"TÜRKİYE’NİN KÜRESEL LİBERAL-SEKÜLER HEGEMONYA KARŞISINDA DOKTRİNER KONUMU"
Bugün dünya siyaseti toprağı paylaşma meselesi olmaktan çıkmış, anlam üretme, kimlik inşa etme ve tarih yazma kapasitesine dayalı çok katmanlı bir rekabete dönüşmüştür. Küresel düzen, coğrafyayı yalnız askeri araçlarla değil; ekonomi rejimleri, normatif hukuk çerçeveleri, medya dili, eğitim müfredatı ve kültürel tüketim kodları üzerinden yeniden tanzim etmektedir. Bu rekabette devletler askeri kuvvetle değil; stratejik akıl, teolojik iddia, medeniyet tasavvuru ve toplumsal dayanıklılık seviyeleriyle ölçülmektedir. Bir milletin asıl gücü, sınırlarını korumak kadar; anlam üretmek, kurum kurmak, tarih yazmak ve gelecek inşa edebilmektir.
Bugün yaşanan sürecin yalnız siyasi değil aynı zamanda jeopolitik, ideolojik, medeniyetçi ve teolojik bir boyutu vardır. Küresel sistemin amacı yalnız coğrafyayı kontrol etmek değil; medeniyet havzalarını yeniden tasarlamak, güç merkezlerini dağıtmak ve tarih üreten aktörleri pasifleştirmektir. Bu nedenle Müslüman coğrafya yalnız enerji hatları, ticaret koridorları ve askeri üslerle değil; eğitim müfredatı, medya dili, hukuk normları, kültürel tüketim kalıpları ve dini algı operasyonları üzerinden çok katmanlı bir çevreleme stratejisine maruz bırakılmaktadır. Bu çevrelemenin amacı Müslümanı yok etmek değil; kapasitesizleştirmek, yani sistem üretemez, kurum kuramaz, güç inşa edemez ve iddia taşıyamaz bir forma dönüştürmektir.
Tarihte İslam’ın en tehlikeli biçimi “ritüelini sürdüren Müslüman” değil; devlet kuran Müslüman’dır. İslam medeniyetinin tarihsel fonksiyonu yalnız ibadet değil; nizam kurmak, hukuk inşa etmek, adalet dağıtmak ve toplum dönüştürmektir. Bu nedenle küresel mühendislik Müslümanı folklorik zemine değil; kültürel vitrine hapsetmekte, imanı ritüele, dini psikolojiye, ümmeti etnisiteye, devleti bürokrasiye ve siyaseti algı yönetimine indirgemektedir. Bu süreç işlediğinde Müslüman coğrafya harita hâline gelir; başkaları ise harita çizen aktörler konumuna yükselir.
Bu tarihsel fonksiyonun Selçuklu ve Osmanlı örnekleri, bugünün doktrinel tartışması açısından kritiktir: Selçuklu, İslam’ı yalnız savunmamış; ona siyasi organizasyon, bölgesel nizam ve kurumsal askeri akıl kazandırmıştır. Nizamiye medreseleriyle yalnız âlim yetiştirmemiş; ilmi devlet aklına bağlayan bir kurumsal model inşa etmiştir. Osmanlı ise İslam’ın yalnız şehirlerini değil; hukukunu, pazarını, güvenliğini, kültürünü ve sermaye hareketlerini düzenlemiş; üç kıtada medeniyet güvenliği üretmiştir. Bu nedenle İslam’ın dünya tarihindeki en etkili iki dönemine eşlik eden unsur “ritüel” değil kurucu devlet olmuştur. Bugün hedef alınan şey de tam budur: Müslüman’ın ibadeti değil; kurucu kapasitesidir.
Bugünün küresel ideolojisi bir isim taşımaktadır: liberal-seküler küreselciliğin post-emperyal formu. Bu ideoloji askeri işgalle değil; finansal disiplin, kültürel hegemonya, medya mühendisliği, demokratik paketleme, insan hakları retoriği ve teknoloji denetimi üzerinden çalışır. Eski sömürgecilik toprak alırdı; yeni sömürgecilik zihin alır. Eski emperyalizm devlet yıkardı; yeni emperyalizm devlet boşaltır. Eski müdahale işgal ordusuyla gelirdi; yeni müdahale norm paketleri ve fonlarla gelir. Bu nedenle Müslüman coğrafyanın sorunu geri kalmışlık değil; tarihsel özne ve iddia kaybıdır.
Bu tablo karşısında çözüm tepki değil; kurucu doktrindir. Doktrin üç omurgaya dayanır: akıl – iman – devlet. Akıl stratejik bağımsızlığı, iman medeniyet tasavvurunu, devlet ise kurumsal sürekliliği güvence altına alır. Bu üçü birleştiğinde millet özne, devlet aktör ve medeniyet kurucu hâle gelir; ayrıldığında ise millet kalabalığa, devlet yönetime, din ritüele ve coğrafya kadere dönüşür.
Bu noktada mesele yalnız güç değil; emanettir. Coğrafya yükümlülüktür; tarih devamlılıktır; millet şahitliktir. Bu bağlamda Türkiye yalnız ulus-devlet değil; ümmet dağıldığında son siyasi form, hilafet çekildiğinde son temsil ve küresel mühendislik başladığında son bariyer olarak sahnededir. Bu nedenle Türkiye küresel mühendislik için bir tehdit değil; bir engeldir.
Sözün özü şudur: Bu çağda Müslümanlar mağdur oldukları için değil; parçalandıkları için yenilmektedir. Birlik sağlandığında coğrafya kader olmaktan çıkar ve tarih yeniden yazılır. O gün geldiğinde bu millet yalnız kendi kaderini değil; ümmetin kaderini da taşıyacaktır.
Çünkü bu çağda mağduriyet değil, özne olmak belirleyicidir. Nesneleşen yenilir; özneleşen ise hem kendi kaderini hem de başkalarının kaderini yazar. Zira coğrafya kader değil; emanettir. Emanet ise güçlenmekle değil, nizam kurmakla taşınır. Ve bu nizam akılsız kurulmaz, devletsiz korunmaz, imansız yön bulmaz. O nedenle mesele yalnız ülkenin değil; bir medeniyetin yeniden özne olma meselesidir. Bu topraklara düşen ise yalnız kendi tarihini değil; ümmetin tarihsel iddiasını da taşımaktır.
Unutma: Bu topraklarda hiçbir yük göklerden rastgele bırakılmadı; her emanet bir sahip, her iddia bir omuz arar. Eğer omuz sende ise kaçma; çünkü Allah kaderi korkakların değil, emaneti taşıyanların elleriyle yazar.





