Tarih: 03.02.2026 14:21

Çocuk Büyütmüyoruz, İlişki Biçimleri Üretiyoruz

Facebook Twitter Linked-in

Bir çocuğun nasıl biri olacağını yalnızca genetik mirası değil; içine doğduğu ilişki iklimi belirler.
Çocuk yetiştirme meselesi, sanıldığı gibi bireysel ebeveyn becerilerinden ibaret değildir. Bu süreç; ailenin kendi iç dengeleri, kuşaklar arası aktarımlar ve toplumun çocuk algısıyla birlikte şekillenen çok katmanlı bir yapıdır. Bu nedenle çocuk, yalnızca anne-babanın değil; aynı zamanda ailenin ve toplumun aynasıdır.
Antropolog Margaret Mead bu durumu çarpıcı bir şekilde ifade eder:
"Çocuklar, kendilerine söylenenleri değil; yaşatılanları öğrenir."
Bu söz, çocuk yetiştirmenin pedagojik bir teknikten ziyade ilişkisel bir pratik olduğunu gösterir. Aile içinde söylenenle yapılan arasındaki tutarsızlık, çocuğun dünyasında yalnızca bir kafa karışıklığı yaratmaz; güven duygusunu da zedeler. Çünkü çocuk için ilişki, sözlerden önce gelir. Sevgi, sınır, tutarlılık ve güven; anlatılarla değil, deneyimle içselleştirilir.
Aile ilişkileri tam da bu noktada belirleyici bir role sahiptir. Sürekli çatışan, duygusal olarak kopuk ya da aşırı denetleyici aile yapılarında büyüyen çocuklar; yetişkinlikte ya aşırı uyumlu ya da sürekli çatışma üreten bireylere dönüşür. Bunun nedeni "kötü niyetli ebeveynlik" değil; çözümlenmemiş yetişkin meselelerinin çocuğun alanına sızmasıdır.
Gelişim psikolojisinin önemli isimlerinden Urie Bronfenbrenner, çocuğun gelişimini yalnızca aileyle sınırlamaz ve şöyle der:
"Bir çocuğu yetiştirmek için bir aile yetmez; bir ekosistem gerekir."
Bu bakış, çocuk yetiştirmenin aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. Aile ne kadar bilinçli olursa olsun; okul, medya, dijital kültür ve sosyal normlar bu sürecin aktif aktörleridir. Sürekli başarıyı yücelten, hatayı cezalandıran ve duyguları bastırmayı "güçlü olmak" sanan bir toplumda; çocukların kaygılı, yetersizlik duygusu yüksek bireyler hâline gelmesi şaşırtıcı değildir.
Ekonomist ve Nobel ödüllü akademisyen James Heckman, erken çocukluk dönemine dair çalışmalarında şunu vurgular:
"Bir toplumun en pahalı ihmali, çocuklukta yapılan ihmaldir."
Bu ihmal yalnızca maddi koşullarla sınırlı değildir. Duygusal ihmal, tutarsız ilişki modelleri ve sürekli eleştirel bir dil; çocuğun iç dünyasında onarılması zor izler bırakır. Aile içinde görülmeyen, duyulmayan ve anlaşılmayan çocuk; ilerleyen yıllarda ya kendini görünmez kılar ya da sürekli görülmek için sınırları zorlar.
Psikanalist Alice Miller ise meseleyi daha derinden ele alır:
"Çocuklar, ebeveynlerinin bastırdığı duyguların taşıyıcısı olur."
Bu cümle, aile ilişkilerinin yalnızca bugünü değil; kuşaklar boyunca aktarılan duygusal mirası da içerdiğini gösterir. Bastırılmış öfke, ifade edilmemiş yaslar ve çözümlenmemiş travmalar; çoğu zaman çocuk üzerinden yeniden sahneye çıkar.
Sonuç olarak; çocuk yetiştirme, disiplin teknikleri ya da popüler ebeveynlik reçeteleriyle açıklanamayacak kadar derin bir meseledir. Çocuklar; aile içindeki ilişkinin kalitesini, toplumun çocukla kurduğu bağı ve yetişkinlerin kendi iç dünyalarıyla kurdukları ilişkiyi görünür kılar.
Belki de asıl soru şudur:
Biz çocukları mı yetiştiriyoruz, yoksa kendi ilişki biçimlerimizi mi onlara devrediyoruz?
Bu soruya dürüstçe verilen her yanıt, yalnızca çocuklar için değil; toplumun geleceği için de belirleyici olacaktır.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —